G.M.K Bulvarı 114/C +90.312.232 32 92

Bir Beckett Oynamak

BİR BECKETT OYNAMAK

“Genç ve Yetişkinler için Sözsüz Oyun”

Oynayanlar: Haluk Yüce, Marina Yüce
Işık: Savaş Bayram
Teknik Sorumlu: Savaş Bayram
Kukla ve Mask Tasarım ve Yapım: Haluk Yüce
Müzikler:
Ön oyun bölümünde: Karlheinz Stockhousen (Stimmung Albümü) Album
Ana oyun bölümünde: John Cage (Aria with Fontana Mix)

‘Samuel Beckett’in oyunlarını uyumsuz (absurd) tiyatronun birer örneği olarak kabul etmek kaçınılmaz ama sizce tiyatro için yazılmış hangi oyun metninde uyumdan söz etmek mümkün ki? Burada uyum sözcüğünü dünyanın dayatmaları , değerleri karşısında bir denge tutturma çabası olarak algılamak yanlış olacaktır. Söz konusu uyumda , dünyayı külliyen karşısına alan bireyin anlam ve varlık sorgulamasıyla kendi tarifini bir kez daha gözden geçirme amacından söz edilebilir yalnızca.

Varlık hiçlik, eylem eylemsizlik, şimdi sonsuz ve anlam saçmalık…. Bireyin uzak durduğunu düşündüğü , ancak gerek günlük yaşamda gerek bilinçaltında kendisini bir an olsun rahat bırakmayan ikilemler…

Haluk Yüce’nin etkileyici yorumunda, oyunun aslını okuyanlar küçük yorum değişiklikleri bulacaklar. Bu da oyuncu olarak onun az önceki temel sorulara aradığı yanıtların sonuçlarıyla ilgili bir ayrıcalık belki de. Finalde ne oyuncu, ne de kukla sahneyi terk etmiyorlar bu yüzden. Çünkü dünyanın bu en eski, en sessiz ama en vahşi kavgası her zaman, her yerde devam edecek.

 

 

Oyun üzerine notlar:

Beckett, üç ayrı metin olarak oluşturduğu sözsüz oyunlarını ellili yılar içerisinde yazmıştır. Bu metinler, onun bilinen ve belki de en önemli oyunu olan “Godot’yu Beklerken” adlı çalışmasının ön araştırmaları yerine geçebilecek sahne alıştırmaları arasında sayılabilir.
Beckett bu oyununda bireyin toplumsal yapılanmalar karşısındaki çaresizliğini ve yalnızlığını ele alır. Toplumsal yapılanmalar olarak sözünü ettiğimiz oluşumlar; otoritenin farklı düzeneklerde karşımıza çıkan halleridir. Uniformal ve statükocu oluşumlar yalnızca emir verirler ve belirlenmiş kurallar karşısında bireyin boyun eğmesini beklerler. ‘Bir Beckett Oynamak’, bir oyuncunun bütün bu mekanizmalar karşısında varoluş çabasını diri tutmaya çalışmasının öyküsüdür. Beckett’in orijinal metninden (Sözsüz Oyun-1) farklı olarak, Haluk Yüce’nin yorumuyla, oyun kişisi iç sesini bir kukla aracılığıyla sahneye taşıyacak , böylelikle kendi yenilgi öyküsünü birebir izleyecektir. Bir Beckett Oynamak; yine orijinal metinin içerdiği umutsuzluk ve kötümserliğin aksine, her şeye rağmen yaşamanın biricikliği ve hayatta kalmanın en önemli savaşım olduğu mesajıyla noktalanmaktadır.

Biletler Biletiva ve Tiyatro TEMPO Gişelerinde

Adres: Gazi Mustafa Kemal Bulvarı 114/ C Maltepe / Ankara
Tel: 0. 312. 232 32 92   Gsm: 0.533.209 94 41


SAMUEL BECKETT’İ TANIYALIM…

Beckett, İrlanda doğumlu olmasına karşın, uzun zaman Fransa’da yaşamış ve yapıtlarını da bu dilde yazmış önemli bir roman ve oyun yazarıdır. Samuel Beckett’in oyun ve romanlarını kaleme aldığı dönem, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından insanlığın açılmış yaralarını sarmaya başladığı bir dönemdir . Büyük savaş tüm insanlığı sarsmış ve hayatla ilgili temel sorunlar bir kez daha zihinleri kurcalamaya başlamıştır. Beckett de yaşadığı döneme egemen olan bu “varoluşçu” akımın bir takipçisi olmaktan kaçınmayacak ve bu düşünsel yapılanmanın tiyatro karşılığını “absürd” ya da ‘saçma’, ‘uyumsuz’ olarak tanımlayacağımız bir tiyatro anlayışıyla verecektir. ‘Varoluşunçu’ akımın düşünsel yapısı; sözünü ettiğimiz gibi savaş sonrasındaki büyük yıkıntının ardından, bireyin yeniden kurulmaya başlanan dünyadaki yerini sorgulamakla ilgilidir. Varlık nedenimizin temel sorunları; yani “ben kimim”, “var olmamın gerekçesi nedir”, “beni hayatla buluşturacak temel seçimlerim neler olmalıdır?” ve benzeri sorulara yanıt arama çabası üzerine kurulmuştur. Jean Paul Sartre, Albert Camus , Russell gibi düşünür ve yazarların yapıtları aracılığıyla varoluşçu akım bu gün bile önemini korumaktadır. Beckett, tiyatro alanında ürün verdiği yapıtlarla tiyatro sahnelerinde yer almayı sürdürmektedir. Dünya sahnelerinde en çok sahnelenen oyunlardan biri de Beckett’in ‘Godot’yu Beklerken’ adlı oyunudur. Tüm dünyada çağdaş anlayıştaki kukla sanatçılarının ilgisini çeken oyunların başında ise Beckett’in sözsüz oyunları gelir. Türkiye’de ise Beckett’in kukla ile yorumlanması ilk kez Tiyatro Tempo’nun ‘Bir Beckett Oynamak’ adlı oyunuyla gerçekleşti.

NEDEN “SÖZSÜZ OYUN?”

Tiyatro Tempo; Beckett’in “Sözsüz Oyun”unu repertuvarına dahil ederken, öncelikle genç izleyicileri dikkate almıştır. Gençlerin, tiyatro dünyasının değişik ve çarpıcı yapıtlarını da izleyerek tiyatro üzerine düşünmeleri ve tiyatro sevgilerini geliştirmeleri asıl beklentimizdir.
İnsanlık tarihinin İki bin yıllık serüvenine eşlik etmiş en eski ve en köklü sanat olan tiyatronun, belli dönemlerini örnekleyen yapıtlar insanlık tarihinin de belgeleridir. Bu yapıtları genç izleyicilerle buluşturmak ise tüm tiyatro uygulayıcılarının bir görevi olmalıdır. Daha önce tiyatromuz, repertuarına Gogol’ün ‘Burun’ adlı öyküsünü ‘mask tiyatrosu’ biçimiyle uyarlayarak bu göreve sahip çıkmıştı. Tiyatro Tempo, bu kez Beckett’in 1 numaralı ‘Sözsüz Oyun’unu ‘Bir Beckett Oynamak’ adı altında sahneye taşırken , yapıtı kendi tiyatro anlayışıyla ele almaktan kaçınmamış ve sözsüz oyunu ‘kukla sanatı’ ile besleyerek farklı bir sentez ve yorum oluşturmuştur.

“Sözsüz Oyun”, genç izleyicilerin tiyatro dünyasıyla ve kukla sanatı ile ilgili farklı bir tat yakalamalarının yanı sıra, yine onlarda insanlığın asal sorunu olan ‘var olmanın gerekçelendirilmesi’ üzerine sorular açacağını düşünmektedir. Yanıtı kitaplıkları dolduran pek çok nitelikli yapıtta gizli olan bu insani duruşun , aynı zamanda sanatın görevciliğiyle de uyum sağladığını düşünüyoruz.

Oyunumuz şu anda bizler için de bir çok soruyu taşımakta, sorularımızın cevabını seyircilerimizle keşfetmeye çalışmaktayız. Oyun süresince sizlerin de kafasını kurcalayacak bu sorulara cevap bulma serüvenini gelin birlikte yaşayalım.

Dilerseniz , gösteri öncesinde ya da sonrasında yine oyunla ilgili sorularınızı paylaşmaktan zevk duyacağımızı söyleyerek bu kısa açıklamamıza nokta koyalım.

Saygılarımızla.

Tiyatro Tempo

Radikal gazetesi ve sahne dergisinde cıkan kritik.

Hayat absürt değil çok zordur…

Barış Yıldırım , yildirimb@gmail.com

Beckett’le birlikte absürt (“saçma”) tiyatro şemsiyesi altında sayılan Sovyet yazar Arthur Adamov, tiyatronun “şeylerin hem iyileştirilebilir hem de iyileştirilemez yönlerini” göstermesi gerektiğini söyler. Ölümün kaçınılmazlığı, asla üstesinden gelinemeyecek olandır. “Toplumsal olan ise iyileştirilebilir.” Oyun yazarı bu ikisi arasında bir seçim yapmalıdır.

Marvin Carlson, Tiyatro Teorileri ‘nde Beckett’in iyileştirilemez, Brecht’in ise iyileştirilebilir olanın dramını yapmayı seçtiğini söyler. Bu yoruma eklenmesi gereken şudur ki, 20. Yüzyılın en etkili tiyatro yazarlarından İrlandalı Samuel Beckett’in oyunları şeylerin bir yanının değil hiçbir yanının iyileştirilemez olduğunu vaaz eder.

Maltepe metro durağının karşısında, dükkanların arasına sıkışmış bir kapıdan girilir, merdivenler yılmadan inilirse Ankara’nın ilginç salonlarından birine erişilir: Öteki Tiyatro. Burada karagöz ve kukla sanatçısı Haluk Yüce (karagöz adıyla Hayali Yüce Ali) “bir Beckett” oynuyor. Haluk Yüce’yi ve Tiyatro Tempo’sunu ülkemiz (ve dünya) seyircisi özenli, nitelikli çocuk oyunlarıyla tanıyor daha çok. Bu kez Yüce’yi ve kuklasını sahneye “fırlatan”, Beckett’in ünlü Sözsüz Oyun I ‘i.

Nazi işbirlikçiliğiyle ünlü varoluşçu felsefeci Martin Heidegger’in dünyaya fırlatılmışlık kavramından esinlenen bu oyunda, çöl suretindeki Dünya’yı gösteren bir sahneye atılan İnsan, oradan çıkmak ister, çıkamaz; yukarıdan uzatılan suya ulaşmak ister, çabaları boşa çıkar; önce suya ulaşmak için medet umduğu ip, makas gibi nesneler sonunda ona ancak intihar aleti olarak faydalı görünse de bu yolla da dünyadan kaçamaz; perde, hiçbir işe yaramayan ellerine bakan İnsan’ın umutsuzluğunun üstüne kapanır.

Heidegger’in faşist olduğunu hatırlatırken ondan esinini alan herkesin de üstünde çirkef olduğunu söylemek istemedik. Tersine Beckett, 2. Paylaşım Savaşı sırasındaki anti-faşist direnişe kıyısından da olsa katıldı; aynı felsefe geleneğinden Jean-Paul Sartre ise önce bu direnişin, sonra savaş sonrası Fransız sosyalist hareketinin önemli isimlerindendi. Ama en çok ihtiyaç duyulan şeyin umut olduğu bir çağda, şair Metin Demirtaş’ın sözleriyle, “yılgın türküler” söylemek bir şeydir, “umutsuzluğu kurşuna dizen umudun ordusuyla” birlikte yürümek başka şey. Umutsuzluk orduları generallerinden ABD’li Colin Powell, “kalıcı iyimserlik güç çarpanıdır” derken bunun bilincindeydi; umudu kendi ordusunun güç hanesine yazmak istiyordu. Halkın güç hanesinden umudu çıkarmak isteyenlerin niyetleri ve eylemleri bu açıdan sorgulansa gerek.

Beckett’in oyununda sahneye fırlatılan oyuncu, dünyaya fırlatılan insandır. Haluk Yüce bu yapıya bir kat daha çıkmış: Tiyatro sahibi tarafından bir oyun çıkarması için fırlatılan Kuklacı. Yüce, bu yorumun, ilk kez, ABD’de tez olarak aynı oyunu hazırlarken hocalarından gelen sanatsal baskılara karşı tepki olarak ortaya çıktığını anlatıyor. Nikaragua’da karşıdevrimci kontraların katliamlarına hız verdiği, Türkiye’de 12 Eylül karanlığının hüküm sürdüğü yıllardır. Beckett’in oyunu da böylece, Yüce’nin ellerinde politikleşerek eleştiri menziline iktidar ilişkilerini alır.

1960’ların yükselen başkaldırı hareketlerinin içinde ortaya çıkan tiyatrolardaki izi, Beckett’in zaten politik bir yazar olduğunu düşündürebilir. Ankara Sanat Tiyatrosu da 1963’te perdelerini ilk kez politik tiyatromuzun önemli isimlerinden Asaf Çiğiltepe’nin sahnelediği bir Godot’yu Beklerken ile açmıştı. Ancak bir metnin politik yorumlanması başka şeydir metnin politikliği başka. İktidar insanlar arasında kurulan bir ilişkidir; tanrı ile insan, varoluş ile insan arasında değil. Durum bu olunca Beckett “apolitik”tir.

Yüce, bu gerçeğe meydan okumak üzere yola çıkmış (ki okunmalıdır). Oyunda Kuklacı, bavulundan çıkardığı kuklalarla önce yaşamdaki çeşitli iktidar ilişkilerini canlandırır. Tiyatro sahibi, elbette, memnun kalmaz. Sonunda Kukla sahneye fırlatılır. Kuklacıdan Beckett’in oyununu oynaması istenmektedir. Kuklacı kuklaya bu oyunu oynatır oynatmasına ama sahneler ilerledikçe ikisi arasında bir iletişim gerçekleşir. Önceleri tiyatro sahibinin “kukla”sı olan Kuklacı oyun sonunda safını kuklasından yana seçecektir. İnsan’ın hiçbir işe yaramayan ellerine baktığı son sahnede ise kuklacının elleri gelip o ellerle buluşacaktır. Yüce, toplumsal boyutları olan bu dayanışma jestiyle, çizilen kapkara manzaraya bir kibrit çakmaya çalışmış.

Gösteri hakkında belki de ilk söylenmesi gereken şey, bu kibritin yanmadığı. Yüce’nin yorumu ve seçimi çok doğru. Ezilenlerin dayanışması, gerçekten de bu çıkmazın çıkar yoludur. Beckett’in sahnedeki oyuncusu nasıl soyut bir insanlığı temsil ediyorsa Yüce ve kuklası da somut ezilenlerin temsilcisi olarak bu umudu dile getirebilir. Ancak oyunun çatısı yazar tarafından öyle bir çatılmış ki, bu olamıyor; oyunun karanlığı bu umut kibritine direniyor. Oyun bittiğinde, bu dayanışmanın umudu, olasılığı, coşkusu değil, bir seyircinin yaptığı yorumla, “Ama çok karamsar!” bir manzara kalıyor.

Haluk Yüce ülkemizin en önemli kukla sanatçılarından biri. Oyun, Tiyatro Tempo’nun her türlü gösterisinde gördüğümüz bir sanatsal maharet, özen ve yaratıcılığa yaslanıyor. Ne var ki, Yüce’nin yaratıcı rejisi de bu akıldışı, saçma karanlığı delemiyor. Oysa, Adamov’un dediği gibi, “Hayat absürt değil, yalnızca zordur, çok zor.”

Bir Beckett Oynamak, 26 Ocak 2008’te Öteki Tiyatro’da. Diğer gösteriler için, Haluk Yüce Tel: 0 532 4929811

‘BİR BECKETT OYNAMAK’ OYUNUNUN SAHNELENME SÜRECİ

Bu oyun çalışması, A.B.D.’de kukla üzerine yüksek lisans eğitimi yaptığım iki yılın sonunda ortaya çıkan bir bitirme tezi projesidir. Kukla yapımı ve oynatımı üzerine aldığımız eğitimin sonunda bizlerden kukla ile gerçekleştirilmiş bir sahne projesi isteniyordu. Her sömestr aldığımız değişik kukla teknikleri ile ilintili irili ufaklı projeler zaten sürekli olarak yapılmaktaydı. Gerçekleştireceğim tez projesinin benim için her yönü ile geliştirici olmasını arzu ediyordum. Her şeyden önce bu bir akademik çalışmaydı ve beni ileri taşıyacak bir proje olmalıydı. Sadece öğrendiğim kukla tekniklerini uygulayacağım bir teknisyen olmak istemiyordum.

Çok geç yaşta öğrendiğim ikinci dilde (ingilizce) eğitim görmem nedeniyle; derslerinde zorluk yaşadığım ama çok da keyif aldığım bir hocam vardı: Roman Paska. Beni hayli etkilemiş olan ve kendisinden kukla felsefesi dersleri aldığım bu hocamdan etkilenerek, Beckett’le ilgili bir çalışma yapmaya karar verdim. Tiyatro geçmişim ağırlıklı olarak çocuk oyunu çalışmalarından oluşuyordu. Kuklanın ‘yalnızca’ çocuklara yönelik bir eğlence ve anlatım dili olmadığı, aldığım eğitim sürecinde çok kez söylenmişti. Hem yetişkinlere yönelik bir proje yapmak, hem de Beckett’e ait bir işe imza atmak zorlayıcı ancak hayli keyifli olacaktı.

Beckett üzerinde karar verip okumalar yapmaya başladım. Sonuçta Beckett’in 1 numaralı “Sözsüz Oyun”u ilgimi çekti. Tez konumu resmi olarak bildirdim ve çalışmaya başladım. Fakat işin resmilik kazanması aşamasında bazı problemler çıktı. Üç danışmanla birlikte çalışabilecektim. Kukla oynatımı konusunda çok iyi bulduğum iki hocamı tez danışmanı olarak seçmiştim. Ne var ki, onların yanı sıra, benim Beckett’e yönelmemde rolü olan hocam Roman Paska’yı üçüncü danışman olarak seçmemin mümkün olmadığı bana iletildi. Bu noktada çok ciddi bir düş kırıklığı yaşamıştım. Bu durum kendimi Beckett’in oyunundaki karakter gibi hissetmeme neden oldu. Benim için bu oyunu çalışmamın en temel itici gücü, düşünsel olarak oyunu hissetmeye başladığım bu deneyimdi.

Beckett’in sahneye fırlatılan karakteri gibi sahnenin ortasındaydım ama kuralları başkasının koyduğu alan içinde ‘oyun’ kurmam gerekiyordu. Tezi hazırlama sürecinde danışmanlarımla yaptığım görüşmeler, oyunla ilgili aldığım kararlar ve bu kararlarda onların tepkileri ve etkileri, oyundaki karakterin yaşadıkları ile örtüşüyordu.

O dönem (seksen sonları) dünyada olup bitenler de beni çok etkiliyordu. Bütün bu olaylar karşısında kendimi hiçbir şey yapamaz hissediyor, her şeyin kontrolümüz dışında olup bittiği duygusunu yaşıyordum. A.B.D. Güney Amerika’da oyunlar oynuyordu, 1. Körfez savaşını çıkarma hazırlıkları tamamlanmak üzereydi, kurgulanmış bir oyun gibi Sovyetler Birliği dağılıyor, parçalanan cumhuriyetlerde dış destekli küçük savaşçıklar sahneleniyordu. Bütün bu olup biten içinde kendimi Beckett’in ‘Everyman”i gibi hissediyordum.

Tez danışmanlarımla yaşadıklarım ve içinde bulunduğum o dönem Beckett’in oyununu gerçekleştirme çaba ve arzum sadece kuklalar kullanarak oyunu sahneye taşımanın da ötesinde, beni bir ‘ön oyun’ hazırlamaya ve durumla bütünleşen bir yorum yapmaya götürdü.

Bu yeni oluşumda ben Beckett’in sahneye ‘fırlatılan’ karakterinin ta kendisiydim. Elimde oyun malzemelerimle dolu iki valizle birlikte sahneye fırlatılmış bir oyuncu.

Oyunun sahne üstünde başlangıcı tamamdı ama oyunun içindeki o ‘düdük’ sesi de neyin nesiydi? Bununla ilgili daha önceki sahnelemelerdeki yorumları araştırarak işe başladım. ‘Düdük’ benim için de kendi başına çok etkileyici bir simgeydi. Bir gücü, emir ve komut vermeyi simgeliyordu. Beckett’in orijinal metninde sadece gelen ses vardı ama o düdüğü çalan kişi hiç görünmüyordu. Sahne üstüne malzemelerin gelişi gidişi ve oyuncunun sahneden çıkışları öncesinde duyulan düdük sesi ve ona eşlik eden görsellik, malzemelerin hareketi, oyuncunun eyleme geçişi. Belki de Beckett’e ihanet ederek ben bu ‘görünmez gücü’ görünür kıldım. Beckett’in kendi felsefesi ile ilgili yazılanlarda ve bu oyunun daha önceki sahnelenişlerinde de görüldüğü gibi, bu görünmez güç ‘Tanrı’ olarak yorumlanmıştı. Benim projemde bu ‘güç’, oyuncu-kuklacı olarak oyuncuyu kontrol eden tiyatro sahibine dönüşerek somutlaşmıştı. Bu güç, benim oyunumda tez danışmanlarımı ve içinde bulunduğum dünya düzenini sembolize ediyordu. Bu somutlamayı Beckett’in oyunu karşısındaki ‘mantıksal’ arayışlarım değil, döneme de bağlı olarak yaşadıklarımdan hareketle yaptığım yorum doğal olarak getiriyordu.

Oyun aslında tiyatro sahibinin seyirciyi karşılaması, onların yerlerine yerleşmeleri sırasındaki yönlendirilmeleri, ve tiyatro sahibinin son kez sahne ışıklarını kontrol etmesiyle başlıyor. Işıkların kontrolünden sonra ağzında kocaman düdük bulunan maskla tiyatro sahibi sahneden çıkar ve sahneye oyuncu fırlatılır. Paldır-küldür sahneye fırlatılan bu oyuncu ‘fırlatılmayı’ bir oyun gibi algılayan, sahneyi keşfetmeye çalışan ama çıkmak istediğinde tekrar sahneye atılan bir oyuncu-kuklacıdır. Yüzünde yaşadığı zorlukla çelişen ‘gülen’ ifadeli bir palyaço maskı vardır. Sahneyi keşfederken ‘satranç tahtası’ benzeri boyanmış zemin O’nda çocukluğundaki sek-sek oyununu çağrıştırır ve oynamaya başlar. Dışarıdan gelen düdük bu oyunu da keser ve oyuncu yine dışarı çıkmaya çalışır. Tekrar sahneye fırlatıldığında arkasından tiyatro sahibi de girer ve önüne bir tekst bırakır. Bu Beckett’in 1 numaralı “Sözsüz Oyun”udur. Oyuncu metne bakar ama ilgilenmez. Düdük sesiyle tekrar dışarı çıkar ama sahneye yeniden fırlatılır. Bu kez yüzündeki palyaço maskı da alınmıştır. Sinirle üzerindeki pardösüyü çıkartıp dışarı fırlatır. Beckett’in oyununu incelemeye başlar ve oyunu yorumlamaya karar verir. Biraz önce üzerinde sek-sek oynadığı satranç tahtası zemin dikkatini çeker. Valizlerinden birini açıp içinden patronun da ağzında olan düdüğün aynısından alıp boynuna takar ve düdük komutu ile valizdeki kuklaları çıkartıp satranç tahtası üzerinde yürütmeye başlar. Bunlar sırası ile birbirlerine komut veren havacı, karacı, denizci üst düzey subaylardır. Yeni komutlarla onların önünde askerler yer alır, onlar harekete geçer, valizin içinden çıkan yeni askerlerle vuruşacakken dışarıdan düdük sesi gelir. Kuklalarını toplayıp valizine doldurur. Oyuncu-kuklacı sinirlidir. Metne tekrar bakar ve ikinci valize yönelir. Yine düdük komutlarıyla, sırasıyla işadamı, memur ve zenci figürler gelir, satranç tahtası üzerinde birer kareye yerleşirler. Zencinin elinde süpürge vardır. Düdük komutlarıyla evlerine yönelirler, düdük sesleriyle eşlerine ev kadınlarına özgü ‘iş önlüğü’ takılır, zenci erkek aynı zamanda elindeki süpürgeyi eşine verir. Zenci kadın süpürmeye geçerken, dışarıdan düdük sesi gelir. Sinirle kuklaları valize koyar, yeni yorumlamalara girer, masklarla iki otorite figürü canlandırma daha yapmaya çalışırken sahne kenarında yüzünden masklar alınır. Sinirle ne yapacağını düşünürken, dışarıdan tiyatro sahibi gelir sessizce valizleri alıp çıkar. Oyuncu bir şeye karar verip valizlere yöneldiğinde valizleri göremez ve öfkeyle dışarı çıkar. Oyuncu-kuklacının Beckett’i kendi düşünceleri çerçevesinde yorumlamasına izin verilmemiştir.

Oyuncu bir kez daha sahneye fırlatılır. Bu kez elinde bir ipli kuklayla yere düşer. Uzun süren sesizlik ve hareketsizliğin arkasından kuklacı başını kaldırır ve elindeki kuklayı fark eder. Şaşkın bir şekilde onu keşfetmeye çalışır. Oyunu bu kuklayla oynamak zorundadır. Oyun bu noktadan sonra doğrudan Beckett’in metni üzerinde akar. Yalnız çok önemli bir fark vardır. Tiyatro patronu düdüklerle kuklacıyı, kuklacı ipler aracılığı ile kuklayı maniple etmektedir. Zaman zaman kukla bağımsız, zaman zaman kuklayla kuklacı arasında bir bağ var gibidir. Tiyatro patronu oyunun yarısından sonra kuklacıyı da aşarak kuklaya doğrudan müdahale etmektedir. Bu müdahalelerde kuklacı da şaşkınlık yaşamaktadır. Kuklanın kendini iple asma girişiminde ağacın yere yatırılmasını kuklacı yaparak kendi ve/ya da onun (kuklanın) yalnızlığına çözüm üretmeye çalışır. Oyun Beckett’in ‘hareketsizlik’ finaliyle, kuklacıya yaslanmış lokal ışık altındaki kukla ile sonlanacakken, dışarıdan düdük sesi gelir, kuklacı dışarıya yönelir, fakat vazgeçip kuklanın yanında kalır.

Bu final Sözsüz Oyun’a, aynı zamanda bir yönetmen yorumu olarak da algılanabilir. Oyunu paranteze almış bulunan “dışlanmış” Kuklacı figürü, asıl oyunun bitimine rağmen iradi bir davranış göstererek yaptığı seçimi izleyicilerle paylaşır. Bu yorum aynı zamanda kukla/oynatıcının “insan”la buluşmasına da işaret eder. Düşünen, seçen, karar veren ve yargılayan insan reddettiği otoritenin yerine geçmek istemez. İradi seçimi “öznel”dir. İçinde bulunduğum duygu durumu ve dünyanın yaşadığı koşullar beni böylesi bir final/seçimle buluşturmuştur. Yine Beckett’e ihanet gibi görünecek olmasına karşın -belki de çocuk tiyatrosu asıl ilgi alanım olduğundan- kuklacının ‘tiyatro sahibinin karşı çıkmasına rağmen’ kuklanın yanıda kalmayı yeğlemesini bir ‘umut ışığı’ göstergesi olarak oyunun finaline yerleştirdim.

Seminer sırasındaki aldığım bir tepki, seminerin kitaba dönüştürülmesi aşamasında metne bir ekleme yapmam düşüncesini doğurdu. Umarım bu da bu çalışmaya bir katkı sağlar.

Seminer sırasında bir yandan da sergilediğim oyundan görüntüler gösteriyordum. Sunumum bittiğinde oyun içinde müzik kullanmış olmamla ilgili büyük bir tepki aldım. Bu tepkiye biraz ingilizcemdeki zaaflarımın o anda bana yaşattığı huzursuzluk nedeni ile de doğru ve akıllı yanıtlar veremedim. Tez çalışması sırasında ve sonraki oyunun sergilenişinde ne danışmanlarımdan ne de diğer izleyen kuklacılardan müzikle ilgili olumsuz bir tepki almamıştım. Tersine oyun için özgün bir çalışma olup olmadığını soran kişiler oldu. Çünkü oyunun atmosferi ve kuklanın hareketleri ile müziğin uyumlu oluşu dikkat çekiyordu. Seminer sırasında vurgulanan Beckett’in oyunlarındaki ‘sessizlik’ ve ‘sözsüzlüğün’ önemi teorik düzlemde tabii ki doğru. Açıkca söylemeliyim ki ben oyunu çalışırken -belki teorik araştırma ve bilgi birikimimin eksikliği ile- bu durumun böyle korkunç bir hata gibi algılanacağını düşünmedim. Ben Beckett’in sözüsüz bir oyununu oynamaya değil bu oyunun sahip olduğu düşünceden hareketle onu yorumlamaya çalışan bir kuklacı-aktörü sahneye taşımaya çalıştım. Oyuncunun kendisinin koymadığı kurallarla boğuşmasının, ‘olmazsa olmaz’ vurgulu dayatmaların dışına çıkma çabasının temsili olarak gördüm bu Beckett çalışmasını. Tabii ki bu çalışmanın doğumunun bu metni kaleme alan yazarla başladığını, onun beklentileri dışına çıkmanın yazarda ve o beklentilere sıkı sıkıya bağlı kişilerde yaratacağı rahatsızlığı doğal görüyorum. Ama aynı ölçüde kurallara karşı durmayı da sanatta özgür tutumun bir gereği olarak görüyorum.

Ayrıca müzik seçimi…… raslantısal da olsa teorik anlamda doğru bir seçimdi…..

HALUK YÜCE
1.KASIM.2006